Davam için bir şeyler yapmak…

A+
A-
17.06.2022
ABONE OL

Bugün film analizi yahut sinema üzerine yazmak yerine ara sıra karaladığım yazılardan birini paylaşıp satırlarda ruhuma dokunun istedim. Çok fazla bir kitlemin yok olması kafama taktığım bir durum değil. Yazdıklarımın ardından bunun üzerine benimle saatlerce konuşan birkaç okuyucumun var olduğunu bilmek umut verici. Geceler boyu uykumun firari olmasına sebep tüm yazılarımı kitaplığın rafına kaldırıp çürümeye yüz tutuşunu izlemek, yazma eylemini yalnızca yazmak için kullanmak şu hayatta yaptığım en iyi şeydi. Özgürce satırları karalarken dünyaya kafa tutuşumu görmek bir kadeh üzüm şarabı kadar keyif vericidir.

 Uzun bir süre yazmaya ara verip kendimi dinlemek isterken yine kendimi yazarken bulmuş olmak bir alışkanlık hali midir yoksa dünya yaşantısına ayak uyduramamış, öldükten sonra kıymeti bilinen yazarlar arasına bir gün girecek olmak mıdır bütün mesele? Hızlıca geçen ömürden tuttuğumuz elimizde kalmış olmalı yoksa koca bir ömrü birkaç satıra sığdırıp zamanını beklemek mi gerekiyor ömür yolculuğunun. Aklıma Nilgün Marmara’nın bir sözü geliyor;

“Biz niye kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz? Niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz?” Hızlıca akıp giden zamanın ardından bu sözler öyle güzel özetliyor ki yaşamı.

Sahi şiirlerinde yalnızlık, acı, intihar gibi temalara sıkça değinen bu kadın fikirlerini benimsediği Slyvia ile aynı sonu seçti. Tıpkı 31 yaşında gaz fırınına kafasını sokarak kendini öldüren manik depresif şair Slyvia gibi, 29 yaşındayken beşinci kattaki evinin penceresinden atlayarak yaşamına son verdi. Ölümünün ardından kocası şöyle söylemişti onun hakkında: “Şiir yazdığını bile bilmezdim. Bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler karalardı.”

Marmara ise yaşarken yazdığı bir şiirde, kocasından şöyle bahsetmişti: “Yabancıların en yakınıydın sen! 

“İnanırım bazen bir kâse bal bile umutsuzdur” dizesiyle hüznüme hüzün katan çok geç tanıdığım, fazlaca saygı duyduğum ve sık sık okuduğum, genç yaşında kaybettiğimiz şair, güzel kadın Didem Madak düşüyor sözcüklerime. Yaşamını birleştirdiği yol arkadaşıyla bir yol ayrımına girdikten sonra maddi sıkıntılar çekmiş ve bir bodrum katında yaşamını idare ettirme derdine düşerken harabenin altındaki hazine olan ilk şiiri satırlara düşmüştü. Annesinin dünya göçünün ardından babası ile arasına ördüğü o kalın duvarlar, şair kadınları yaralayan figürlerin ilk örneklerinden biridir. İçimde ince bir hüzün çöker gibi olduğu zamanlarda açıp okuduğum anne kokulu şiirleriyle tanıyorum güzel kadını. Üç yıl kadar uzun bir süre arkadaşlarıyla görüşmemiş olması, hayattan ve sevdiklerinden kaçması… Yakın arkadaşı olan ve Madak’ın şiirlerinde “Maviş Anne” diye bahsettiği Müjde Bilir bir röportajda onun kaçışını şöyle anlatıyor:

“Didem beni bir akşam aradı ve annesini özlediğini anlattı. Taksiye binip bana gelmesi için ikna ettim. Geldiğinde mahcup ve çekingendi. Anne şefkatine duyduğu özlem derinden belli oluyordu. ‘Çok mutsuzum’ dedi. Ertesi gün buluşmak için sözleştik. Ancak Didem gelmedi. Didem’in evine gittiğimde duvara iliştirilmiş bir not buldum. ‘Sevgili Müjde, Maviş Anne içimden hiçbir şey söylemeden gitmek geldi. Seni seviyorum. Dün gecenin şiiri zaten yazılmıştı, ben sadece kaleme alacağım.’

Çok sevdiğim iki kadın şair ve aynı duygular içinde harmanlanıp şiirsel bir dille acılarımızı dünya nezaretinde dile getirmeye çalışmak belki de tüm mesele bu olmalıydı. Şu sıralar derin bir içsel yolculuğun ortasında, ne yöne gideceğimi bilmeden dizelerin arkasına sığınıp bilgelik yoluna doğru gidiyor olmak, olgunlaşmak, yaş almak ve bu aşamalarda yorulmak. Baş edemediğimiz, yaşantımızın içinde bizi zorlayan bütün zorluklara rağmen kahkaha atmayı öğrendiğim günden bu yana beni bir sokak köşesinde diz çöküp ağlatacak kadar derin çaresizlik tohumlarıma sarılıp yaşlarım ile büyüttüm onları. Kaçtığım çaresizliğim filizlenip çiçek açarken gizliden gizliye seviniyor olmak bir tür hastalık hali olmalıydı. Kirli dünyanın acılarını beyaz kâğıtlara bir günah gibi işleyen, sanatın bir parçası haline getiren insanlar yeryüzünde durma tahammülüne yalnızca böyle katlanabilirler. Kaçış esnasında yapabileceğim en iyi şeyi yapıp satırlara gömüldüm, minik papatyamın yıllar yılı sonrasında onun için tuttuğum günlüğü okumaya başladığında dünyanın ona acımasız ve çirkin yüzünün ardından ona dökülen dizeleri okuyup bir annem vardı demesi bütün meselem. Oysa insan yaşadığı andan itibaren bir cesetten ibaret onu insan kılan yönleri, yaptıkları ve bıraktıkları, bir satırda bir isim bırakmak tüm meselem. Yaşamım boyunca uğruna savaş vereceğim tek davam!

Sevgiyle kalın… 

REKLAM ALANI
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

  1. Senay dedi ki:

    Harika içsel yolculuğun kaleme pardon tuşlara değmesi okuyucularla kucaklaşması